Balıkların Maksimum Yüzme Hızına Neden Ulaşılamıyor?
Balıkların yüksek verimli yüzme teknikleri nelerdir? Makineler motorlar sayesinde güç üretirken, balıklar yüzmek için gereken enerjiyi nasıl üretirler? Suyun direnci havadan daha fazla olduğu halde, balıklar yüzerken hızlanma konusunda neden bir zorluk çekmezler? Modern denizaltı gemileri balıkların yüzme tekniğini neden hala tam olarak kullanamıyorlar? Günümüzde modern denizaltı gemilerinin yapımı için ileri teknolojiler kullanılmakta, çok sayıda uzman mühendis ve bilim adamı bu konu üzerinde çalışmaktadır. Amaç su altında daha fazla kalabilen, daha az enerjiyle, daha fazla hareket kabiliyeti olan makineler üretmektir. Ne var ki bütün çalışmalara ve seferber edilen imkanlara rağmen bu gemilerde başarılabilen sadece geminin su altında ilerleyebilmesi, gerektiğinde yükselip alçalması ile sınırlıdır. Bütün bunların yanı sıra denizaltıların derinlerdeki basınçtan etkilenmemeleri için çok sağlam metallerden imal edilmesi gerekir. Ayrıca deniz dibinde bu araçlarda yaşamın sürdürülebilmesi için geminin oldukça fazla bir bölümünün ihtiyaç malzemeleri ile doldurulması da gerekmektedir. Dolayısıyla denizaltıların, su altındaki hareket kabiliyetleri sınırlıdır. Bu konudaki çalışmalar sürdürülmekte, problemler çözülmeye, bu gemilerde kullanılan teknoloji geliştirilmeye çalışılmaktadır.
Ancak burada dikkatten kaçmaması gereken çok önemli bir nokta vardır. Denizin altında yaşayan çok sayıda ve çeşitte canlı vardır. Bu canlılar da basınca maruz kalmakta, beslenme, korunma gibi ihtiyaçlarını deniz altında karşılamaktadırlar. Ancak yukarıda denizaltılar için saydığımız konulardan hiçbiri deniz canlıları için problem oluşturmaz. En küçük balıktan en büyük balinaya kadar tüm deniz canlıları üstün bir manevra kabiliyeti ile rahatça hareket eder, vücut ağırlıklarını ustaca kullanarak en yüksek verimle yüzer, rahatça beslenirler. Bunun nedeni her cins balığın yüzme sistemlerinin mükemmel şekilde yaratılmış olmasıdır. Yüzgeçlerinin yeri özel seçilmiş, kuyruk şekli, solungaç büyüklükleri, derilerindeki girinti ve çıkıntılar bu canlıların ihtiyaçlarını en mükemmel şekilde sağlayacak niteliklerde yaratılmıştır. Balıklardaki Güç Üretme Merkezi: Kaslar Hemen hemen tüm makineler sabit bir eksen etrafında, sabit bir dönme hızında hareket eden ve şaft denen parçalar aracılığı ile güç üretirler. Hayvanlar da güç üretirler, ancak onların çalışma sistemi makinelerden çok farklıdır. Onlar, makinelerden çok daha mükemmel bir sisteme sahip olan ve ileri-geri hareket eden manivelaya benzeyen motorlar sayesinde enerji elde ederler. Canlıların motorları ise, büzülüp esneme özelliğine sahip olan kaslarıdır. Bu motorların bir örneğine su canlılarında rastlamak mümkündür. Balıklardaki her bir manivela birbirine öyle bir biçimde bağlanmıştır ki, hareket tek bir düzlemde gerçekleşir. Bu nedenle balığın omurgası, yerde kıvrılıp giden bir yılan gibi devamlı olarak sağa sola kıvrılır. Yüzme Nasıl Gerçekleşir? Bir balığın yüzebilmesi için kuyruğunu sallaması yeterlidir. Normal şartlar altında kuyruk bir yöne büküldüğünde, balığın ön tarafının, arka tarafın tam tersi yönde ve aynı şiddette savrulması gerekir. Ancak böyle olmaz. Çünkü balıkların vücutlarının ön tarafı bu etkiyi ortadan kaldıracak biçimde yaratılmıştır. Aynı zamanda su, hareket esnasında baş tarafa dikey bir kuvvetle etki eder. Tüm bunlar baş kısmın su içindeki salınımının, kuyruk kısmındakinden daha küçük olmasına neden olur. İki taraf arasındaki bu farklılık, balığın su içindeki hareketini sağlar. Balığın ileri doğru hareket hızı aynı zamanda, yüzgecin balığın omurgasından geçen eksenin sağına ve soluna gidiş geliş hızı ile doğrudan bağlantılıdır. Yüzgeç eksene yaklaştığında hız artar, uzaklaştığında da azalır. Balıkların Yüzme Tekniği Ne Kadar Verimlidir? Bir grup bilim adamı, bir sualtı kamerasıyla yaptıkları gözlemlerle bu soruya yanıt aramışlardır. Gözlemler, sualtında sakin duran bir balığın korkutulduğunda inanılmaz bir hızla harekete geçebildiğini ortaya koymuştur. Bu araştırmaya göre; küçük bir tatlı su balığı, durağan haldeyken 1 saniyede 10 vücut boyu kadar ileri fırlayabilir. 20 cm. boyundaki bir balığın ulaşabildiği hız ise saatte 8 km. kadardır. Balık büyüdükçe hızı da artar. Gözlem sırasında ayrıca, 32 cm. boyundaki bir balığın uzunca bir süre saatte 13 km. hızla hareket ettiği görülmüştür. Bu hız, balığın kuyruk sallama sıklığı ile doğru orantılıdır. Bir balık, kısa sürede ne kadar çok kuyruk sallarsa hızı da o kadar artar. Spor Arabaları Geriden Bırakan Ani Hızlanma Özelliği Ani hızlanmanın balıklar için hayati bir anlamı vardır; çünkü hem avlanmak hem de avcılardan kaçabilmek için bu ani atağa ihtiyaçları bulunmaktadır. Bazı küçük balıklar, durma noktasından maksimum hızlarına saniyenin 20'de biri kadar kısa bir sürede çıkabilirler. Bu sırada ürettikleri itme kuvveti kendi ağırlıklarının 4 katı kadar olmaktadır. Bu verilerin ne anlam ifade ettiğini tam olarak anlamak için şöyle bir karşılaştırma yapalım: Spor arabalar sıfır kilometreden 100 kilometreye, 4 ila 6 saniye arasında çıkarlar. Maksimum hızlarına ulaşabilmeleri için daha da fazla zamana ihtiyaçları vardır. Oysa balıklar için bahsettiğimiz süre, tekrar hatırlatmak gerekirse, saniyenin 20'de biridir. Balıklar Suyun Direncine Rağmen Nasıl Hızlanırlar? Bütün bunların yanı sıra göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir nokta vardır. Balıklar bu üstün performanslarını suyun içinde, hatta bazen akıntıya karşı göstermektedirler. Suyun direncinin havadan daha fazla olduğu düşünüldüğünde, balıkların küçümsenmeyecek bir performansa sahip olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır. Bu konudaki en güzel örnek hiç kuşkusuz ki somon balıklarıdır. Açık denizlere açılan somon balıkları, ancak doğdukları nehre varabildikleri takdirde nesillerini devam ettirebilirler. Çünkü burada yumurtalarını bırakmaları gerekmektedir. Bu nedenle somonların yumurtlama yerlerine varabilmeleri için, devamlı olarak nehir yukarı yani akıntıya karşı yüzmeleri gereklidir. Bu arada karşılarına çıkan şelale gibi engelleri de aşmalıdırlar. Somon balıkları bunu da sıçrayarak başarırlar. Bir somon balığı bulunduğu yerden 4 m. ileriye, su seviyesinden 2 m. yukarı sıçrayarak ulaşabilir. Böyle bir atlayış sırasında somonların sudan çıkış hızları saatte 24 km.'yi bulur. Bu atlayışın sonundaki düşme pek çok canlı için ölüm demektir. Somon balıkları da eğer bu atlayışları yapabilecekleri bir kas ve iskelet yapısına sahip olmasalardı elbette yaşamaları mümkün olmazdı. Evrim Teorisinin Tesadüf İddiası Her Açıdan Çökmüştür Yazı boyunca balıkların -yalnızca birkaçına yer verebildiğimiz- bu üstün yüzme özellikleri, hiç kuşku yoktur ki balıkların rahat hareket etmesi için özel olarak yaratılmıştır. Bu durumda evrimcilerin iddia ettiği gibi “tesadüf” olasılığını düşünmek son derece akıl ve mantık dışı olmaktadır. Tesadüflerin balıklara suda rahat hareket etmelerini, hız kazanmalarını sağlayacak sistemleri kazandırmış olmaları imkansızdır. Bugün hala denizaltı yapımında yapılan yüzlerce saatlik araştırmalara, harcanan emek ve maddi birikimlere rağmen balıkların yüksek yüzme performansına ulaşılamamış olması bunun en büyük delilidir. Çünkü balıklardaki bu özellik tesadüfen oluşmamış, Allah’ın sınırsız ilmiyle var olmuştur. Yüce Allah sonsuz akıl sahibi olan, her türlü yaratmayı bilendir. Bir ayette şöyle bildirilmektedir: “Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır).” (Hud Suresi, 56) Balıkların Her Yöne Hareketi Nasıl Sağlanır Bilindiği gibi balıkların su içindeki tek hareketleri ileri geri yönünde değildir. Eğer bir balık su içerisinde aşağı yukarı hareket edemezse yaşaması mümkün olamaz. Bu problem de balıklarda yaratılan başka bir sistem ile çözülmüştür. Balıkların vücutlarında hava eseleri bulunur. Bu keseler sayesinde derinlere inebilir veya su yüzeyine doğru çıkış yapabilirler. Balık derinlere indiğinde, suyun balık üzerindeki fiziksel etkileri de değişir. Çeşitli derinliklerde değişen bu şartlara uyum sağlama, hava kesesindeki gazın azaltılıp, çoğaltılmasıyla sağlanır. Bunların yanı sıra balıkların ağırlık merkezleri de genellikle hava keselerinden geçecek şekilde yaratılmıştır. Böylece dengenin bozulması halinde balık, yüzgeçlerini çok küçük hareket ettirerek yeniden dengesini sağlayabilir veya istediği pozisyonda durabilir.
Baraj Mühendisi Kunduzlar
Nehirlerin kontrol altına alınması çağlar boyunca insanların incelediği önemli konulardan biri olmuştur. Bunun için büyük çaba sarf edilmiş, özel yapım teknikleri geliştirilmiştir. Bilinç sahibi olmayan kunduzların da adeta bir mimar gibi hesaplar yaparak kendilerine kusursuz yuvalar inşa etmeleri, hayvanlar dünyasında rastlanılan en düşündürücü örneklerden biridir. Baraj inşa etmek gerçekten zor bir iştir. Örneğin Fırat Nehri üzerindeki Atatürk Barajı ' nın yapımı dokuz yıl sürmüş ve bu süre içinde tam 9 bin işçinin aynı anda çalıştığı günler olmuştur. Böylesine ciddi bir organizasyon gerektiren baraj inşaatına hayvanlar aleminde de rastlanıldığını biliyor muydunuz? Kunduzlar, yuvalarını durgun bir göletin içinde yaparlar. Ancak bu göletin özelliği, kunduzların yaptığı bir barajla suni olarak oluşturulmuş olmasıdır. Kunduzlar, suyun önünü kesmek ve durgun bir gölet oluşturabilmek için ilk olarak kalın dalları dere yatağının içine iterler. Ardından daha ince dalları, daha ağır olanların üzerine yığarlar. Ama karşılarına çıkan bir sorun vardır; akan su bu kitleyi alıp götürebilir. Eğer baraj dere yatağına sağlam bir şekilde kenetlenemezse, su kısa sürede onu tahrip edecektir. Barajın su tarafından dağıtılmaması için yapılacak en akıllıca iş, önce dere yatağına kazıklar çakmak ve barajı bu kazıklar üzerine inşa etmektir. Bu nedenle kunduzlar, barajlarını yaparken ana taşıyıcı olarak büyük kazıklar kullanırlar. Ama bu kazıkları dere yatağına çakmakla uğraşmazlar, kullanacakları parçaları taşlarla ağırlaştırarak su içinde sabitlerler.
Kunduzlar, en son olarak yığdıkları dalları, kil ve ölü yapraklardan yaptıkları özel bir harçla birbirlerine yapıştırırlar. Bu harç su geçirmez ve suyun aşındırıcı gücüne karşı çok dayanıklıdır. Birkaç aylık çalışmanın sonunda setin arkasında bir baraj göleti oluşur. Ancak gölet büyüdükçe barajı da sağlamlaştırmaları ve bir yandan da çatlakları onarmaları gerekir. Bunun için ağaçların aralarını çamurla doldurur ve seti çalılarla takviye ederler. Kunduzların Barajları İçbükeydir Bir baraj inşaatında çalışan mühendisler; plan proje yaparlar; mühendislerin yaptığı projenin hayata geçmesi için de inşaat işçileri bedenen çalışırlar. Oysa kunduzlar kendi barajlarının hem işçisi, hem de mühendisidirler. Bu iş için çok uygun bir plan dahilinde çalışırlar. Kunduzların yaptığı barajların şekli içbükeydir. Yani içe doğru bükülmüş bir yay şeklindedir. Bütün kunduzlar barajlarını içbükey olarak yaparlar. Bunu yaparkenki amaçları da barajın, suyun önünü 45o' lik bir açıyla kesmesini sağlamaktır. Yani barajı, dalları suyun önüne rastgele atarak değil. Tamamen planlı bir şekilde koyarak inşa ederler. Burada dikkat çekici olan günümüz hidroelektrik santrallerinin tümünün bu açıyla inşa edilmesidir. Kunduzlar, bunun yanı sıra, suyun önünü tamamen kesmek gibi bir hata da yapmazlar. Barajı istedikleri yükseklikte su tutabilecek şekilde inşa eder, fazla suyun akması için özel kanallar bırakırlar. Bu üstün akıl elbette ki kunduzların kendisine ait değildir. Bu canlılar Yüce Allah'ın ilhamıyla hareket etmektedirler. İşin dikkat çekici yanı insanların barajların bu şekilde yapılması gerektiğini, uzun hesaplar, karmaşık denklemler sonunda öğrenmiş olmalarıdır. Kunduzlarsa mühendislik eğitimi almaya gerek duymadan bu zor işleri başarmaktadırlar. Çünkü onları sonsuz ilim sahibi olan Allah bu bilgiyle beraber yaratmıştır. Anatomik Yapıları Bu İşe Uygundur Bir kunduz bir sene içinde 200'e yakın ağacı devirebilir. Üstelik bu işlemlerin hepsini de dişleriyle yapar. Zaman içinde dişleri aşınır ve bazen de kırılır. Ancak bu kunduzlar için bir engel oluşturmaz çünkü kesici ön dişleri çok kısa bir sürede tekrar uzar. Ama sadece ön dişleri uzar, eğer bu iş için kullandıkları arka dişleri de uzasaydı ağız yapıları bozulur, dişlerini kullanamaz hale gelirlerdi.
Kunduzların baraj inşaatını yapabilmek için ayrıca iyi birer yüzücü olmaları da gerekmektedir. Nitekim vücutlarının anatomik yapısı da buna çok uygundur. Perdeli ayakları ve bir palete benzeyen kuyrukları, suyu kolayca itmelerini sağlar. Kunduzların suyun içinde rahat hareket etmelerini sağlayan bir başka özellikse gözlerindeki özel tasarımdır. Gözlerinde yarı saydam özellikte ikinci bir göz kapağı vardır. Bu da onları suyun etkisinden korur. Üstelik kulakları ve burun delikleri de suyun içeri girmesini engelleyecek şekilde kapanarak korunur. Kunduzlardaki Akıllı Davranışın Kaynağı Kunduzlar baraj inşa etmeyi de, böyle bir yuva yapmayı da doğduklarından andan itibaren bilirler. Elbette ki bu kendiliğinden olmuş bir şey değildir. Daha doğmadan bütün bunlar onlara öğretilmiştir. Bu yüzden işlerini bu kadar iyi yaparlar. (Harun Yahya, Doğadaki Mühendislik) Şimdiye kadar yaşamış bütün kunduzlara ve elbette ki diğer hayvanlara da yapmaları gereken şeyleri ilham eden Rabbimiz benzersiz bir akıl ve merhamet sahibidir. Allah herşeye güç yetirendir ve tüm canlıları yaratandır. "Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir." (Nur Suresi, 45)
Bitki Dünyası: Bitkilerdeki Barkot Sistemi Bilime Işık Tutuyor
Marketten aldığınız ürünlerin fiyatları, ürünlerin üzerinde yer alan barkotların kasalarda okunması ile belirlenir. Son yıllarda günlük yaşantımızı kolaylaştırmak amacıyla kullanmaya başladığımız barkot sisteminin bir benzerini bitkiler yaratıldıkları andan beri uygularlar. Bitkilerdeki Barkot Sistemi Nedir? Böyle bir sistemin keşfi, önümüzdeki dönemde ne gibi faydalar sağlayacaktır? Bitkiler, Yüce Rabbimiz'in üstün aklının ve yaratma sanatının detaylarını en güzel ifade eden canlılardandır. Kuşkusuz bitkilerin en mükemmel özelliklerinden biri de sayıları milyonları bulan tür çeşitliliğidir. Yaprak ve çiçeklerinin şekli, meyvesi, dala tutunma biçimi gibi çeşitli yöntemlerle ayırt edilen bu türler, sadece bu özellikleriyle bile Yüce Allah'ın benzersiz çeşitlilikteki yaratışına örnek oluştururlar. Günümüzde bu çeşitliliğin sadece gözle görülen özelliklerle sınırlı kalmadığı, bitkilerin hücrelerinde gizlenmiş olan şifrelerin bu çeşitliliği daha da artırdığı anlaşılmıştır.
Bitki Hücrelerinde Keşfedilen Yeni Bir Gen: “matK”
Bilindiği gibi tüm canlıların biyolojik gelişimleri için gerekli genetik bilgiyi, her hücre çekirdeğinde bulunan ve bilgi bankası olarak nitelendirilebilecek DNA taşır. Gen ise, canlının kalıtsal özelliklerinden herhangi birini taşıyan DNA'nın küçük bir parçasıdır. İşte, bitki hücrelerinde gözle görülemeyecek derecede küçük olan DNA molekülü içinde, ondan daha küçük bir parçacık olan gende gizlenmiş bir şifre bulunur. Bitkilerin çoğunluğunu birbirinden ayırt etmek için kullanılabilecek olan bu gen, içerdiği şifre özelliği sebebiyle adeta günlük yaşamımızda kullandığımız barkotlara benzer.
Bilim adamlarının “matK” adını verdikleri bu genin DNA dizilimi, her bitkide farklıdır. Şüphesiz bu durum, Yüce Allah'ın üstün aklının benzersiz örneklerinden biridir. Çünkü bu keşif, dünya üzerinde milyarlarca bitkiye ait milyarlarca şifre olduğunu gösterir. Üstelik bu özelliğiyle bile mucizevi olan genin içerdiği değişik şifreler, sadece farklı bitki türleri ile sınırlı değildir. Aynı tür bitkilerin farklı alt çeşitleri de farklı şifreler içerir. Bilim adamlarını bu sonuca ulaştıran gerçek, Kosta Rika'dan toplanan 1600 çeşit orkide örneğinin incelenmesi sırasında ortaya çıkmıştır. Çünkü uzmanlar “matK” geni üzerinde yaptıkları incelemede, daha önce aynı tür olduğunu sandıkları orkidelerin, aslında iki farklı orkide türüne ait olduğunu saptamışlardır. “matK” geni bu özelliğiyle elbette çok mucizevi bir gerçeğe işaret etmektedir. Bu gerçek, Yüce Allah'ın yaratma sanatındaki çeşitliliğin ve üstün aklın sonsuz olduğudur. Aynı türdeki bitkilerin bile, her çeşidinin kendine has ayırt edici barkot geninin olması Rabbimiz'in Âlim (herşeyi çok iyi bilen), Fatır (yaratan, icad eden) ve Bedi (örneksiz yaratan) isimlerinin bir tecellisidir. "Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir."(Bakara Suresi, 117) Barkot Teknolojisi Bitkilerde İlk Yaratıldıkları Andan Beri Vardır İçinde bulunduğumuz bilgisayar çağında günlük yaşamımızı kolaylaştırmak amacıyla geliştirilen ve ürünlerin alım satımında kolaylık sağlayan barkot sistemi, uzun yıllar eğitim gören bilim adamlarının önemli bir teknolojik buluşu olarak kabul edilir. Oysa bizlerin yeni kullanmaya başladığı bu sistem, bitkilerin genlerinde ilk yaratıldıkları andan beri vardır. Kuşkusuz bu barkot sistemi, bitkilerin her ayrıntısında eksiksiz bir yaratılışın var olduğunu kanıtlar. Bu sistem tüm özellikleriyle akıl, bilgi, ölçme ve değerlendirme gibi kavramlar gerektirdiğinden bitkilerin barkot sistemini kendi başlarına yaptıkları ya da böylesine düzenli ve kusursuz bir yapının tesadüfen oluştuğu düşünülemez. Bitkilerdeki her yapı gibi bu özel sistem de en üstün özelliklerle yaratılmıştır. Yüce Rabbimiz kusursuz yaratışının delillerini insanlara çeşitli örneklerle göstermektedir. Rabbimiz'in canlı-cansız herşey üzerindeki hakimiyeti ve benzersiz yaratışı bir ayette şöyle bildirilmektedir: "İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Her şeyin Yaratıcısı’dır, öyleyse O'na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir."(Enam Suresi, 102) "matK" Geni Vesilesi ile Yaşanacak Önemli Bilimsel Gelişmeler Bu gen, bitkilerden alınan küçük bir örnekle bitkinin türünün belirlenmesini sağlayabilecektir. Bu şekilde yağmur ormanları gibi bitki çeşitliliği açısından zengin bölgelerde, bitki türlerini ayırt edip kolay şekilde kategorilere ayırmak mümkün olacaktır. Bilim adamlarının değişik bitki türlerini kolay şekilde ayırt etmelerinin yanı sıra, çok yakın türde ve görünüşte aynı olan bitkiler de birbirinden kolaylıkla ayırt edilebilecektir. Bu ise bilimsel araştırmalar yapan kişilere zaman kazandıracaktır. Gelecekte bitkilerin genetik barkotlarının aktarılıp taşınabildiği bir cihazla, herhangi bir ortamdaki bir bitki türü kolayca ve çok çabuk şekilde belirlenebilecektir. Ayrıca bu yeni bilgiyi çok büyük bir veri tabanıyla karşılaştırma imkanı doğacaktır. Bu barkot sistemi limanlarda ve havaalanlarında taşınan maddelerin yasal olup olmadığını anında belirlemek için çok faydalı olacaktır. Toz haline getirilmiş bitkisel ilaçların içindeki bitki içeriği teşhis edilebilecek ve yasal olmayan tehlikeli bitkilerin nakliyesi engellenebilecektir. "… Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik."(Lokman Suresi, 10)
Bataklığın İçindeki Muazzam Temizlik
Lotus bitkisi (beyaz nilüfer), çamurlu ve kirli ortamlarda yetişir ama yaprakları sürekli temizdir. Çünkü bitki, üzerine en ufak bir toz zerresi geldiğinde hemen yapraklarını sallar ve toz taneciklerini belli noktalara doğru iter. Yaprağa düşen yağmur damlaları da bu noktalara doğru yönlendirilir ve böylece buradaki tozları süpürmeleri sağlanır.
Allah'ın üstün bir tasarımla yarattığı Lotus bitkisinin bu özelliği, yeni bir bina yüzeyinin tasarımı için araştırmacılara ufuk açmıştır. Araştırmacılar Lotus’un yaprağı gibi yağmur sularını kullanarak üzerindeki kiri temizleyen bina yüzeyleri üzerinde çalışmaya başlamışlardır. Bu çalışmalar sonunda ISPO isimli bir Alman şirketi, Lotusan adı verilen cephe kaplama malzemesini üretmiştir. Asya ve Avrupa'da piyasaya sunulan bu ürün için 'deterjana gerek kalmadan 5 yıl boyunca kendini temiz tutacağı garantisi' bile verilmiştir. Silikon bazlı bir dış cephe boyası olan “Lotusan”'da, adını aldığı Lotus bitkisini ve bu bitkinin sahip olduğu sistem bire bir taklit edilmektedir. Bu sisteme göre yüzeyde 5-10 mikrometre (milimetrenin binde biri) yüksekliğinde ve birbirinden 10-15 mikrometre mesafede olan çok küçük tümsekler bulunuyor. Sonuçta ortaya 0.1 mikrometre genişliğinde, tellerden oluşan engebeli bir yüzey çıkıyor. Dışarıdan bakıldığında düz gözüken ancak gerçekte balmumuyla kaplı engebeli yüzey şekli, su damlacıklarının yüzeyle tam bir temas sağlamasını önlüyor ve su damlacıklarının kendi ağırlıklarıyla aşağıya doğru akmasını sağlıyor.
Eider Ördeği ve Isı Yalıtım Sistemi
Bedenlerimiz gün içinde aldığımız besinleri sindirerek ısı üretir. Bu ısıyı kaybetmemenin en iyi yolu ısının çok çabuk kaçmasını engellemektir. Bunun için zaman zaman kat kat kıyafetler giyeriz. Bu durumda sıcak hava her kat arasında tutularak hapsedilir ve dışarı kaçamaz. Bu şekilde enerji kaybını engellemeye "yalıtım" denir. Eider ördeği de "insulasyon" adı verilen bu yalıtım yöntemini kullanır.
Bu kuşun tüyleri diğer pek çok kuş gibi hem uçmasını sağlar hem de hayvanı sıcak tutar. Eider ördeğinin oldukça yumuşak ve kabarık göğüs tüyleri vardır. Ördek göğüs tüylerini kullanarak yuva yapar. Böylece hem yumurtalarının hem de yumurtadan çıkan yavrularının soğuyarak üşümesine engel olur. Eider ördeğinin tüyleri sıcak hava katmanlarını tuttuğu için en iyi doğal ısı yalıtkanıdır.
Bugün dağcılar, ısıyı yalıtma kapasitesi yüksek olan tüylerden yapılmış özel kabanlar giyerek vücutlarını sıcak tutuyorlar. Bu kabanlardaki tüylerin yalıtım özelliği Eider ördeğininkiyle tamamen aynıdır. Allah her canlıyı ihtiyacı olan özelliklerle var eden üstün güç sahibi Yaratıcımızdır.
Yollarımızı Nasıl Daha Güvenli Yapabiliriz?
Edinburgh Üniversitesi'ndeki araştırmacılar bir yarasa gibi ekolokasyon ile yolunu bulabilecek akıllı kulaklara sahip bir robot üzerinde çalıştılar. Üniversitenin enformatik bölümünden Jose Carmena ve çalışma arkadaşları yaptıkları bu robota "RoBat" adını verdiler. RoBat'e tıpkı ağız görevi gören bir ses kaynağı ve iki sabit ses algılayıcısı konuldu. Daha sonra robotun ağzı tıpkı yarasadaki gibi yankılanma yapacak ses dalgalarını (ekolar) yaymak üzere düzenlendi. RoBat'in tasarımında, ekoları en iyi şekilde kullanmak için yarasanın başka özellikleri de göz önüne alındı. Yarasalar yansıtılan ses dalgalarının frekans aralığını belirlemek için kulaklarını oynatır ve bu şekilde önlerindeki engelleri rahatlıkla aşıp, avlarını bulup yakalarlar. RoBat de, yarasadaki gibi kusursuz bir mekanizmaya sahip olması için ses üstü algılayıcılarla donatıldı.
Doğadan ilham alınarak hazırlanan bu tip ses algılayıcıları sayesinde bir gün yolların daha güvenilir hale geleceği düşünülüyor. Nitekim, Mercedes, BMW gibi otomobil üreticileri, geri viteste faaliyete geçen ses üstü algılayıcılar kullanmaktadırlar. Şoför, bu algılayıcılar sayesinde arkasında duran araba ya da cisme ne kadar yaklaştığını öğrenebilmektedir.
Yeşil Nefes
Yaşamak için oksijene duyduğumuz ihtiyaç söylemeye bile gerek bırakmayacak kadar açıktır. Bilindiği gibi dünyadaki oksijen döngüsünün kaynağı fotosentezdir. Fotosentez Allah'ın sonsuz ilmini ve kudretini tanımak isteyen her insanın yakından incelemesi gereken bir işlemdir. Fotosentez, bilim adamlarının bugün bile tam olarak çözemedikleri eşsiz bir tasarımdır. Elektronlar, atomlar ve moleküller vasıtasıyla yapıldığı için bu işlemi asla çıplak gözle göremeyiz fakat sonuçlarını bizzat yaşayarak hissederiz. Fotosentez anlaşılması zor kimyasal formüller, hiç karşılaşmadığımız küçüklükte sayı ve ağırlık birimleri içeren, çok hassas dengeler üzerine kurulmuş bir sistemdir. Etrafımızdaki bütün yeşil bitkilerde, bu işlemin gerçekleştiği trilyonlarca kimya laboratuvarı kurulmuştur ve ihtiyaç duyduğumuz oksijen, besinler ve enerji milyonlarca yıldır hiç durmadan üretilmektedir.
Fotosentez ve Oksijen
Atmosferdeki oksijenin yaklaşık %30'u karadaki bitkiler tarafından üretilirken, geri kalan %70'lik bölüm denizlerde ve okyanuslarda bulunan ve fotosentez yapabilen bitkiler ve tek hücreli canlılar tarafından üretilir. Fotosentez denildiğinde çoğu insanın aklına sadece yeşil bitkiler gelir oysa okyanuslar da oksijen kaynağıdır. Burada dikkat çekici olan, karadaki yeşil örtüyü devamlı yok eden insanların oksijenin ana kaynağı olan okyanusları aynı hızla yok edememesidir. Allah'ın fotosentez yapan farklı canlıları yaratmış olması, bitip tükenmeyen bir enerji kaynağına sahip olmamızı sağlamıştır.
Biyolojik olarak ihtiyaç duyduğumuz bütün enerjiyi ya doğrudan ya da otçul hayvanlar yoluyla bitkilerden alırız. Güneş ışını saf enerji kaynağıdır; ancak ham olarak o kadar da kullanışlı bir enerji şekli değildir. Bu enerjiyi vücutta doğrudan kullanmak ya da depolamak mümkün değildir. Bu yüzden güneş enerjisinin farklı bir enerji türüne çevrilmesi gerekir. İşte fotosentez bunu yapar. Bu işlem yoluyla bitkiler, güneş enerjisini daha sonra kullanabilecekleri bir enerji şekline dönüştürürler. Fotosentez işlemi yapraklardaki "fotosentetik reaksiyon" merkezlerinde meydana gelir. Güneş enerjisi kullanılarak havadaki karbondioksit, nişastaya ve diğer yüksek enerjili karbonhidratlara dönüştürülür. Ortaya çıkan oksijen ise havaya bırakılır. Bitki daha sonra besine ihtiyaç duyduğunda bu karbonhidratlarda depoladığı enerjiyi kullanır. Biz de bu bitkilerle beslenerek enerji ihtiyacımızı karşılarız. Böyle kompleks bir işlem sonucunda tüm canlıların yaşamak için ihtiyaç duydukları besine sahip olmaları, bazı canlıların ihtiyaçlarının diğer canlıların atıkları ile aynı olması Allah'ın sonsuz ilminin ve aklının bir eseridir:
"Ey insanlar, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında bir başka yaratıcı var mı? O'ndan başka İlah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?" (Fatır Suresi, 3)
Fotosentez ve Yaşam
Arabanızın motoru güneş enerjisi ile çalışır. Jet uçakları güneş enerjisi sayesinde uçar. Siz de bu yazıyı okurken güneş enerjisi harcamaktasınız...
Elbette biraz önceki ki satırları okuduğunuzda ilk aklınıza gelecek olan, arabanızın benzin ile çalıştığı, jet uçaklarının ise uçak yakıtı kullandıkları olacaktır. Bu yazıyı okumak için ihtiyacınız olan enerjiyi de Güneş'ten değil, en son öğünde yediğiniz besinlerden aldığınızı düşüneceksiniz. Oysa benzin de, yediğiniz besinler de, hatta yakacak olarak kullanılan odun ve kömür de fotosentezden elde edilen enerjiye sahiptirler.
Nasıl mı? Bundan milyonlarca sene önce fotosentez yaparak güneş enerjisini bünyelerinde depolayan bitkiler ve bu bitkileri yiyen hayvanlar, toprağın derinliklerinde, yüksek basınç altında, milyonlarca sene bekledikten sonra bildiğimiz "petrol"ü meydana getirirler. Kömür ve doğalgaz da yine aynı şekilde oluşur. Kısacası fotosentez sayesinde bitkilerde depolanan güneş enerjisi milyonlarca yıl sonra insanların hizmetine bir başka yolla verilmiş olur.
Aynı şekilde yediğimiz besinlerden elde ettiğimiz enerji de, bitkilerin depoladıkları güneş enerjisinden başka bir şey değildir. Hayvansal gıdalardan elde ettiğimiz enerji de, yine o hayvanların bitkilerle beslenerek elde ettikleri enerjidir. Enerjinin kaynağı her zaman Güneş, bu enerjiyi insanın kullanacağı hale getiren sistem ise her zaman fotosentezdir.
Şaşırtıcı gelebilir ama günlük hayatımızda kullandığımız pek çok malzeme örneğin kağıt, pamuk ve diğer doğal liflerin neredeyse tamamı fotosentezle üretilen selülozdan oluşur. Hatta yün üretimi bile fotosentezle gelen enerjiye bağlıdır. Bütün bitkisel ve hayvansal ürünler ile petrol gibi organik maddelerden elde edilen sayısız yan ürünün kaynağı fotosentezle işlenen güneş enerjisidir.
Fotosentez ve Işık Uyumu
Güneş'in yaydığı çok farklı dalga boyları arasında sadece çok dar bir aralık, yaşam için gerekli olan ışığı içerir. Ve bu noktada çok önemli bir mucize görülür; atmosfer öyle bir yapıya sahiptir ki, sadece yaşam için gerekli olan aralıktaki ışığın geçmesine izin verir, zararlı olan X ve gama ışınlarını ve diğer zararlı ışınları emer ya da geri yansıtır. Bu süzgeçten geçtikten sonra yeryüzüne ulaşan ışık bitkideki özel bir anten sistemi tarafından algılanır.
Bitkide bulunan bu anten sistemi o kadar hassas bir yapıya sahiptir ki sadece çok küçük bir dalga aralığında bulunan bu ışığı yakalar ve fotosentez işlemini başlatır. Eğer ışık başka bir değere, hıza veya frekansa sahip olsaydı, pigment (bitkinin anteni) bu ışığı göremeyecek ve fotosentez işlemi daha başlamadan sona erecekti.
Fotosentez ve Çevre
Canlılar, havadaki karbondioksitin ve dolayısıyla havanın ısısının sürekli artmasına neden olurlar. Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda milyarlarca ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca, fabrikalarda, evlerde, taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da milyarlarca tonu bulmaktadır. Yapılan bir araştırmaya göre, son 22 yılda atmosferde görülen karbondioksit artışı 42 milyar tondur. Bu artışın en önemli nedenlerinden biri de kullanılan yakıtların artması ve ormanların hızla tahrip edilmesidir. Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelecektir. Böyle bir durumda atmosferdeki oksijen miktarı çok düşük seviyelere inecek, yeryüzünün ısısı artacak; bunun sonucunda oluşan küresel ısınma ise buzullarda erime meydana getirecektir. Bundan dolayı bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelecektir. Bütün bunların bir sonucu olarak yeryüzündeki canlıların yaşamının büyük bir tehlikeye girmesi gerekir. Oysa böyle olmaz. Çünkü bitkilerin ve mikroorganizmaların gerçekleştirdiği fotosentez işleminde sürekli olarak karbondioksit tüketilir ve oksijen üretilir. Bu sayede karbondioksit fazlası, büyük ölçüde fotosentez yoluyla ve okyanuslar aracılığı ile atmosferden temizlenmiş ve atmosferdeki oksijen-kabondioksit dengesi sağlanmış olur.
Klorofildeki Mucizevi İşlemler
Şimdi insan hayatı için bu derece önemli olan fotosentez işleminin gerçekleştiği yaprağa ve yaprağın içindeki klorofile bir bakalım. Bir milimetrekarelik bir alan düşünelim. Bu alan bir kurşun kalemin ucu kadar küçük bir yer kaplar. Şimdi bu küçük alanın içine 500 bin adet özel aygıt yerleştirelim. Bu aygıtların her biri çok özel bir tasarıma ve fonksiyona sahip olsun. Ayrıca bu 500 bin aygıtı çok özel bir paket sistemiyle koruma altına alalım.
Belki bu senaryo ilk okuyuşta insana imkansız gibi gelebilir. Ancak Allah'ın kusursuz ve ihtişamlı yaratışı herşeyi mümkün kılar. Yukarıda bahsedilen örnek gerçek hayatta mevcuttur. Bir yaprağın ortasındaki bir milimetrekarede 500 bin adet klorofil bulunur. Küçücük bir alana sığdırılmış ve son derece kompleks bir tasarıma sahip olan bu klorofil molekülleri, insan hayatı için çok önemli bir görevi yerine getirirler.
Bir an için sizden özel bir aygıt tasarlamanızın istendiğini varsayalım. Tasarlayacağınız aygıtın görevi su molekülünü parçalamak olsun. Bilindiği gibi su, 2 hidrojen ve 1 oksijen atomunun bir araya gelmesi ile oluşur. Tasarlanacak aygıt da hidrojen ile oksijeni ayırmak zorundadır.
Sudaki hidrojen ve oksijen atomlarını birbirlerinden ayırmak için çok büyük bir patlamanın gerçekleşmesi veya su moleküllerinin binlerce derece sıcaklıklara çıkacak kadar ısıtılması gerekir. Suyun 100 derecede kaynadığı düşünülürse, ihtiyacımız olan enerjinin miktarı daha iyi anlaşılabilir. Oysa sizden öyle bir alet tasarlamanız istenmektedir ki, ne patlamaya ne de binlerce derecelik ısıya ihtiyaç duyulsun. Tek enerji kaynağı olarak da güneş ışığı kullanmanıza izin verilsin. Sizden istenilen ve tasarlayacağınız aygıtın yapması gereken zor bir görev daha vardır. Havadaki karbondioksiti, elde ettiği hidrojen ile birleştirmek.
Bilim dünyası tüm çabalara ve teknolojik imkanlara rağmen, hala böyle bir aygıt icat edememiştir. Hatta bitkilerin, bu işlemi nasıl gerçekleştirdiği dahi henüz tam olarak anlaşılamamaktadır. Yeryüzünde söz konusu işlemi gerçekleştirebilen tek varlık klorofildir. Klorofil ise bu işlemi Allah'ın üstün yaratışı sayesinde gerçekleşmektedir. (Harun Yahya, Yeşil Mucize Fotosentez)
Yapraktaki Güvenlik Sistemi
Fotosentez sırasında meydana gelen işlemler, gerekli önlemler alınmadığında bitki için tehlikeli sonuçlara neden olabilir. Çünkü bu işlemler sırasında bir molekül parçalanmakta ve ardından bu parçalardan biri bir başka molekül ile birleştirilmektedir. Bunu yaparken ise, son derece tehlikeli bir yöntem, atom altı parçacıkların hareketleri kullanılmaktadır.
Atom altı parçacıklarının hareketleri tahmin edilemeyecek kadar tehlikeli durumlar meydana getirebilir. Eğer bütün işlemler kontrol altına alınmazsa, sonuç bitki hücrelerinin parçalanmasına dahi neden olabilir. Ancak fotosentez işleminde meydana gelen her aşama için ayrı ayrı önlemler yaratılmıştır.
Bu durumu modern atom santrallerindeki nükleer reaktörlerin tasarımına benzetebiliriz. Çalışma sistemleri ve üretim şekli birbirlerinden farklı olsa da fotosentez mekanizmasında da, nükleer reaktörlerde de ortak bir nokta vardır. Fotosentez mekanizmaları da tıpkı nükleer reaktörler gibi, üretim sırasında ortaya çıkacak zararlı unsurları ortadan kaldıracak güvenlik sistemlerine sahiptir.
Bu arada özellikle belirtmek gerekir ki, fotosentez mekanizmaları, insanoğlunun inşa ettiği nükleer reaktörlerden hem çok daha ileri bir teknolojiye hem de çok daha üstün bir tasarıma sahiptir. Ayrıca, nükleer reaktörler yüz binlerce metrekarelik alana kurulmuş dev tesisler iken fotosentez, gözle görülmeyecek kadar küçük bir hücrenin içinde gerçekleşmektedir. Fotosentez sırasında meydana gelebilecek her türlü tehlike hesaba katılmıştır. Örneğin elektron transferi yapan alt sistemlerin birbirlerine olan mesafeleri dahi çok özel bir plan dahilinde tasarlanmıştır. Söz konusu mesafe en gelişmiş mikroskopların altında dahi görülemeyecek kadar küçüktür.
Burada bir an durup düşünelim: Tek bir klorofil molekülünün içinde üstün bir teknolojiye sahip, insanların nasıl çalıştığını dahi çözemediği kusursuz bir sistem vardır. Bu sistemin tek bir parçasında bile mucizevi işlemler gerçekleşir. Üstelik tüm bu olaylar saniyenin on milyonda biri kadar kısa bir süre içinde gerçekleşmektedir. İnsanoğlu, sahip olduğu bütün bilgiye rağmen, klorofil molekülünün, içinde bulunan enzimlerin ve atomların başardığı işi laboratuvar ortamında bile başaramamaktadır. Şüphesiz klorofilin sahip olduğu tasarım ve yaptığı işlemler, Allah'ın örneksiz ve benzersiz yaratmasının delillerindendir.
Pervane ve Paraşüt Kullanarak Dağılan Tohumlar
Sizden hayatınız boyunca milyonlarca mektup yazmanız ve bu mektupları yerinizden hiç kıpırdamadan ve doğal etkenler dışında hiçbir yardım almadan gerekli bölgeye dağıtmanız istense ne yapardınız? Örneğin rüzgardan faydalanarak bu mektupları dağıtabilir miydiniz? Şüphesiz yardım almadan bunu gerçekleştirmeniz mümkün olmazdı.
İşte hiçbir insanın başaramayacağı bu işi, birkaç santim boyundaki minicik bir tohum kolayca yapabilmektedir. Üstelik dağıtımda karşılaşabileceği tüm zorlukları hesaplayarak!
Bitkilerin tohumlarını diğer bitkilere nasıl ulaştırdıklarını, tohum dağıtma işleminin nasıl gerçekleştiğini belki bugüne kadar hiç düşünmemiş olabilirsiniz. Oysa tohumlu bitkiler ilk yaratıldıkları dönemden itibaren hiçbir yardıma, hiçbir müdahaleye ihtiyaç duymadan tohumlarını çeşitli şekillerde dağıtma imkanına sahiptirler. Örneğin rüzgar, bitkilerin tohumlarını dağıtmak için kullandıkları yöntemlerden biridir.
Rüzgarla taşınan bitki tohumlarının hareket kabiliyeti sadece tohumun büyüklüğüne, yere olan mesafesine ya da rüzgara bağlı değildir. En önemli etkenlerden biri, kuşkusuz ki tohumların sahip oldukları özel şekiller ve ek yapılardır. Pervane kanatlı ve paraşüt tohumlar da bu özel şekillere sahip tohum çeşitlerinden bazılarıdır.
"Şimdi ekmekte olduğunuz(tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız."(Vakıa Suresi, 63–65)
Paraşüt Tohumların Özel Şekilleri
Paraşüt tohumlar, rüzgarla taşınan tohum cinslerinden biridir. ‹nsanların yüksekten atlamak için kullandıkları paraşütler özel olarak tasarlanmış bir şekle sahiptir. Paraşütler rüzgarı içlerine almalarını sağlayan yapıları ile kendilerini kullanan kişiye havada hareket etme imkanı verirler. Söz konusu tohumlarda da, paraşütlere benzer bir yapı vardır.
Paraşüt tohumlar olgunlaştıklarında hemen ağaçtan yere düşmezler. Onları daha uzağa götürecek kuvvetli rüzgarların çıkmasını beklerler. Eğer böyle olmasaydı ana bitkinin çok yakınına düşeceklerinden büyüme ihtimalleri daha az olurdu.
Paraşüt tohumların hızı, tohumun büyüklüğüne ve yapısının gözenekli olup olmamasına bağlıdır. Tohumun sahip olduğu paraşüt benzeri bölüm ne kadar büyükse hızı o kadar yavaştır. Ayrıca ne kadar az gözenekliyse havanın hareketlerine karşı da o kadar hassas olur.
Hava yolu ile taşınan tohumların yeterince hafif olmaları gerekmektedir ve şekilleri de uçmaya uygun olmalıdır.
Örneğin; fındığın ya da hindistan cevizinin büyüklüğünde ve ağırlığında bir tohumun uçmasına imkan yoktur. Bu nedenle rüzgarla taşınan bütün bitkiler çok hafiftirler. Ya tüyümsü ya da kanat benzeri yapılara sahiptirler.
Tıpkı paraşüt tohumlar gibi tüylü tohumlar da doğrudan yere düşmezler. Ana bitkiden ayrılmak için rüzgarın onları sallamasını beklerler. Bu tohumlara örnek olarak filbaharını (Clematite) verebiliriz. Pampa otu (Perbe de la pampa) gibi uzun tüylü olan bitkiler de, bayrak gibi rüzgarda dalgalanırlar. Bu tüyümsü yapıları ile tohumlar rüzgarla birlikte uzaklara taşınabilirler.
Pervane Kanatlı Tohumlar
Hava yolunu kullanarak tohumlarını dağıtan bitkilerden Avrupa akçaağaçlarının tohumları helikopter pervanesine benzer çok ilginç bir yapıya sahiptir. Bu tohumların sadece tek taraftan çıkan kanatları vardır. Bu kanatları sayesinde uygun şiddette bir rüzgar olduğunda kendi etraflarında dönerek hareket edebilirler. Olgunlaşan her kanat zar gibi bir görüntüye sahiptir ve üzerinde bulunan damarlarla tıpkı bir böcek kanadına benzer. Kendi etraflarında dönecek şekilde hareket etmelerini sağlayan bir yapıya sahip olmaları akçaağaç tohumlarının düşüş hızını yavaşlatır. Eğer rüzgar yoksa tohumlar yavaş yavaş ve helis şeklinde bir hareketle (kendi etraflarında dönerek) yere düşerler. Akçaağaçlar yaşadıkları bölgeye seyrek olarak dağıldıkları için, döllenme işlemlerinde en büyük yardımcıları rüzgarlardır. Ufak bir rüzgar esintisinde dahi kendi etraflarında dönme hareketi yapacak bir şekle sahip olan helikopter tohumlar, bu özellikleri sayesinde kimi zaman kilometrelerce süren uzun mesafeleri bile aşabilirler.
Tıpkı paraşüt tohumlar gibi tüylü tohumlar da doğrudan yere düşmezler. Ana bitkiden ayrılmak için rüzgarın onları sallamasını beklerler. Bu tohumlara örnek olarak filbaharını (Clematite) verebiliriz. Pampa otu (Perbe de la pampa) gibi uzun tüylü olan bitkiler de, bayrak gibi rüzgarda dalgalanırlar. Bu tüyümsü yapıları ile tohumlar rüzgarla birlikte uzaklara taşınabilirler.
Yalnızca tohumlardaki bu birkaç örnek bile göstermektedir ki; tohumlar, içlerine gerekli bilgileri yerleştiren, nasıl bir ortamda yaşadıklarından ne gibi sistemlere ihtiyaçları olacağından haberdar olan bir güç tarafından bu özellikleriyle birlikte var edilmişlerdir. Bu, hiçbir benzeri olmayan, tüm alemleri yaratmış olan Allah'ın sınırsız yaratmasıdır. Yüce Allah evreni yaratmış, kusursuz bir düzen içinde herşeyi biçimlendirmiştir. Akıl sahibi her insana düşen evrendeki düzeni gözlemleyerek Allah'ın yarattıkları üzerinde düşünmektir. Allah ayetlerinde Kendisi'nden başka ilah olmadığını ve kurtuluşun yalnızca Kendisi'ne ibadet etmekte olduğunu şöyle buyurmaktadır:
“Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" Hak melik olan Allah pek yücedir, Ondan başka ilah yoktur; Kerim olan arşın Rabbidir. Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı olmaksızın başka bir ilaha taparsa, artık onun hesabı Rabbinin Katındadır. Şüphesiz inkar edenler kurtuluşa eremezler.” (Mü'minun Suresi, 115-117)
Köpekbalığı Derisi Gemi Endüstrisine Yol Gösteriyor
Köpekbalığı Derisi Gemi Endüstrisine Yol GösteriyorKöpek balıkları, derilerini sürekli olarak temiz tutan ve hızlı yüzmelerini sağlayan yapılarıyla bilim dünyasının ve gemi endüstrisinin dikkatini çekti.
Köpek balıklarının derilerindeki bu kusursuz yaratılış, gemilerin en büyük sorunlarından birine nasıl çözüm oldu?
Yüce Allah bütün evreni yaratışının üstün örnekleriyle birlikte var etmiştir. Gözünüzü her nereye çevirirseniz bu muhteşem yaratılışın bir deliliyle karşılaşırsınız. Sürekli bir yenilik arayışında olan bilim dünyası canlıları inceleyerek her gün bu yaratışın detaylarına bir adım daha yaklaşıyor. Bunlardan biri de köpek balıklarından yola çıkılarak yapılan araştırmaların ulaştığı nokta...
Denizlerin En Tehlikeli Canlıları Teknolojiye İlham Oluyor
Gemilerin en büyük problemlerinden biri gemi yüzeyine yapışan su yosunları ve midyelerdir. Bunlar hem paslanmayı hızlandırır, hem de suyun geri itme kuvvetini artırır. Bilim adamları bu problemi çözmek için yıllardır çalışmalar yapmaktadırlar.
Almanya Bremen’deki Uygulamalı Bilimler Üniversitesi araştırmacıları bu probleme çok ilginç bir çözüm getirdiler. Pek çok deniz canlısına yapışabilen bu küçük canlıların ilginç bir şekilde, köpek balığı derisine yapışmadıklarını gördüler. Çünkü köpek balığı derisinde bulunan sert pullar bunu engelliyordu. Birbiri üzerinden yalıtım yapan bu pulların altındaki elastiki bir deri de bu sistemi destekliyordu. İşte bilim adamları köpekbalıklarının bu özelliğini örnek alarak silikondan bir deri tasarladılar. Elde edilen sonuç, gemi endüstrisinde yaşanan önemli bir sorunun da çözümü oldu.
Bilim Adamlarını Şaşırtan Performans
* Kuzey Denizinde yapılan deneylerde bu yeni deri örnek alınarak tasarlanan gemi yüzeylerinde %67 daha az midye tespit edildi. Ayrıca 4-5 deniz mili hızla hareket ederken gemiye geçici olarak yapışan bütün organizmalar temizlenmişti.
* Florida Üniversitesi’nden bilim adamları da gemi yüzeyleri için benzer bir kaplama önerdiler. Onlar da köpek balığı derisinden yola çıktılar. Sonuç olarak alglerle yapılan testlerde alg sporlarının yüzeye tutunmalarının %85 oranında engellendiği ortaya çıktı.
* Köpek balıklarının bu ilginç deri yüzeyinin bir diğer özelliği de daha hızlı yüzmelerini sağlamasıdır. Nitekim ünlü bir spor giyim markası yüzücüler için köpekbalığı derisi yüzeyini örnek alarak Fastskin FSII adlı bir ürün geliştirmiştir. Firma bu giysi ile geri itme kuvvetinin %4 oranında azaltıldığını kanıtlamıştır.
* Şu ana kadar gemileri korumak için öne sürülen diğer çözümler net bir sonuç sağlamadı. Bazı çözümlerde ise zehirli boyalar kullanıldı ancak bunlar da çevreye verdiği zarardan dolayı yasaklandı.
Bilim Allah’ın Yarattığı Canlıları Taklit Ederek Gelişiyor
Köpek balıklarının derisi hem yüzmek için uygun hem de asalaklara karşı son derece korumalıdır. Köpek balıklarının kendi derilerindeki muazzam düzene, teknik özelliklerine müdahale edebilmeleri, planlayıp değiştirebilmeleri mümkün müdür? Elbette derisinin farkında bile olmayan bir canlının kendisi için en uygun özelliklerde, hızlı yüzmesine olanak sağlayacak en ideal deriye kendiliğinden sahip olması düşünülemez. Bilim adamlarının yıllar süren araştırmalarının her aşamasında mantık yürütme, akıl ve muhakeme vardır. Öncelikle bir eksiği fark etmiş, sonra bu eksiğin tamamlandığında ne yarar sağlayacağı önceden hesaplanmış, bunun için deneyler yapılmış ve sonunda en uygun tasarıma karar verilerek bilimsel gelişme sağlanmıştır. Oysa köpe kbalıklarının vücutlarında ilk ortaya çıktıkları andan itibaren var olan bu benzersiz yapı, onları kusursuz özellikleriyle yaratan Allah’ın üstün aklının ve ilminin eseridir. Bir ayette Rabbimiz’in üstün ilmi şöyle bildirilmiştir:
"Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır." (Casiye Suresi, 4)
Biliyor muydunuz?
İri köpek balıkları da denizlerdeki pek çok canlı gibi planktonlarla beslenir. Köpek balıkları, yüzgeçlerini bir filtre gibi kullanır ve deniz suyunu buradan geçirerek planktonları toplar. Kuzey Denizi'nde her Kasım ayında plankton yoğunluğu azaldığı için köpek balıkları besin ararken her zamankinden çok daha fazla enerji harcamak zorunda kalır. Bu nedenle bir süre sonra güçsüz kaldıkları için yemek aramayı bırakıp, dibe çöker ve kış uykusuna yatarlar. Okyanusun derinliklerinde aylarca hareket etmeden ve hiç beslenmeden yaşayabilirler. Bu sırada kalpleri sanki çalışmıyormuş gibi çok yavaş atar. (The Ocean World of J. Cousteau, Quest for Food, s.16)
Üstün Özelliklerle Yaratılmış Bir Madde: Cam
Cam, inşaattan gıdaya, otomotivden eczacılığa, denizcilikten mobilyaya kadar çok farklı sektörlerde kullanılan önemli bir malzemedir. Keşfediliğinden günümüze kadar, bir taraftan çeşitleri çoğalırken, diğer taraftan da kullanıldığı yerler her geçen gün daha da artmış, zamanla vazgeçilmez bir tüketim maddesi olmuştur.
Şüphesiz, camın bu kadar geniş alanda kullanılmasının nedeni, üstün niteliklere sahip olmasıdır.
Bilindiği üzere kullandığımız camlar, yapay camlardır; bununla birlikte, cam, yeryüzünde doğal olarak da bulunmaktadır. Doğal cam, 'obsidien' olarak bilinmektedir. Doğadaki camın varlığı insanlara yol göstermiş, camdan yaygın bir biçimde faydalanabilmek mümkün olmuştur.
Camın Yapısı
Cam, maddenin katı ile sıvı arasındaki özgün bir halidir. Silis (kum) atomları, araya giren kalsiyum, potasyum, magnezyum ve sodyum atomları ile birlikte düzensiz bir tarzda birleşir. Bu “düzensizlik” sonucunda saydam, bozulmaz ve oldukça dayanıklı (çatlama hariç) bir madde ortaya çıkar. Paslanmadığı, su geçirmediği ve saydam olduğu için de akla gelebilecek hemen her alanda kullanılır.
Cam, temasta bulunduğu gaz, sıvı ve katı haldeki maddelerin etkilerine karşı büyük direnç gösterebilir. Bu direnç, kimyasal dayanıklılık olarak tanımlanır. Camın kimyasal dayanıklılığı ayarlanabilir özelliktedir. Camdaki alkali oranının yüksekliği, camın kimyasal dayanıklılığını zayıflatırken; boroksit, alüminyum oksit, çinko oksit ve zirkonyum oksit, camın kimyasal dayanıklılığının artmasını sağlamaktadır. Bu özelliği sayesinde, en sağlam bilinen maddelerde bile saklayamadığımız çözücü, parçalayıcı birçok kimyasalı cam kaplarda tutabiliriz.
Camın Aslında Bir Sıvı Olduğunu Biliyor muydunuz?
Cam bir amorf katıdır (atomların kararlı bir kristal yapıya sahip olmadığı katılar için kullanılan terim). Bu haliyle de yer yer davranış olarak sıvı halde bir maddeye benzer. Sıvı maddelerin genel özelliklerinden olan viskozite (koyu kıvamlılık), camda da bulunan bir özeliktir. Diğer bir deyişle cam akışkan bir maddedir ancak akış süresi o kadar uzundur ki bu akışı bir insan gözlemleyemez. Bu yüzden bizler camı katı bir madde olarak nitelendiririz. ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Cam#cite_note-2)
Çok eski dönemlerden kalmış olan cam bardak ve vazoların alt kısımlarında kalın bir cam katman oluşmuş olmasının nedeni, camın gözle görülmeyen bir miktarda sürekli olarak aşağıya doğru akıyor olmasıdır.
Camın Özel Yaratılışındaki Hikmetler
Yüzey Gerilimi: Camın fiziksel özellikleri, insanların faydalanması için özel olarak yaratılmıştır. Camın şekillendirilmesinde en önemli etkenlerden biri “yüzey gerilimi”dir. Bu özellik, camın çok ince gözeneklere girmesine ve bunları doldurmasına imkan tanır.
Optik Özelliği: Camın optik özelliği, günlük hayatımızın vazgeçilmezleri arasına girmesini sağlamıştır. Cama optik özelliğini veren, kırılma indisindeki özel ayardır. Camın kırılma indisi, yapılarına göre 1,45-1,90 sınırları arasında değişmektedir.
Yansıtma Özelliği: Cam, ışığı geçirebildiği gibi iyi bir yansıtıcı da olabilmektedir. Yansıtma özelliği, cam yüzeyinin durumu ile yüzeye düşen ışığın dalga boyu ve yönüne bağlıdır. Silikat camları için ortalama yansıtma yüzdesi % 4'tür ve tamamen saydam bir cam, gelen ışığın % 92'sini geçirmektedir. Yansıtma kayıpları, cam yüzeyine konulacak özel kaplama malzemeleri ile azaltılabilmektedir.
Işık Geçirgenliği: Camın ışık geçirgenliği, yansıtma ve emme özelliklerini azaltmaktadır. Geçirgenlik miktarı, dalga boyu uzunluğuna göre de büyük farklılıklar göstermektedir. Değişik renkler, camın geçirgenliğini etkilediği gibi, camın kimyasal bileşimi de, özellikle kısa dalga boylarındaki ışınların geçmesinde etkili olmaktadır.
Özgül Ağırlığındaki Hassas Denge: Camın özgül ağırlığı, kimyasal bileşimine bağlı olarak 2,2-7,2 g/cm3 arasında değişmekle birlikte, genel kullanımda, pencere ve şişe camlarının yoğunluk değerleri 2,3-2,6 g/cm3 arasındadır. Bu değerler daha yüksek olsaydı, cam şimdikinden çok daha ağır olacak ve pratikte kullanımı imkansız hale gelecekti.
Ayarlanabilen Sıcaklığa Dayanma Oranı: Cam ısıtılarak, genleşme oranı, dolayısıyla sıcaklığa dayanıklılığı ayarlanabilir. Oysa diğer pek çok madde için böyle bir durum söz konusu değildir. Çoğu cisim, çok sıcak ortamdan soğuk ortama geçtiğinde bundan olumsuz etkilenir. Oysa cam, genellikle 100-350oC sıcaklıklardan soğuk su içerisine atıldığında, sıcaklık şoklarına dayanabilmektedir. Üstelik camın kimyasal bileşimindeki soda, potasyum ve kurşun oksitin oranı ile oynayarak, ısıya ve ısı değişimlerine dayanıklılığı arttırılabilmektedir. Bu yapıldığında, camın ısıya dayanıksız hali ile dayanıklı hali arasında hiçbir farklılık olmamaktadır. Camın ısı sığası, camın sıcaklığı arttıkça yükselmektedir. Her cam çeşidinin, değişik sıcaklıklardaki ısı sığaları farklı olduğu gibi, camların ısı sığalarının sıcaklıkla değişimleri de farklı olabilmektedir.
Dayanıklılığı: Camın mekanik özellikleri de mucizevi niteliktedir. Bazı özel yöntemlerle, camın dayanıklılığı yüksek oranda artırılabilmektedir. Günlük hayatta kullanılan bazı camların dayanıklılık uygulaması, 65-130 kg/cm2'dir. Bununla birlikte, tasarımlarda; sertleştirilmiş bir ürün için bu oran 10 katına çıkarak 1300 kg/cm2'ye kadar ulaşabilmektedir. Böyle camlar oldukça dayanıklı olur; tekme ya da çekiç darbeleriyle dağılmaz. Buna ek olarak, iki cam tabakasının arasına başka bir kimyasal ekleyerek de camı dayanıklı hale getirmek mümkündür. Bu yöntemin, otomobil çağının başladığı yıllarda keşfedilmiş olması da oldukça dikkat çekicidir. Focus dergisinin 1998 Kasım sayısında bu konu şu şekilde yer almıştır:
“Güvenli camın bulunması, tam da en çok ihtiyaç duyulan zamanda gerçekleştirildi: Motorlu taşıt çağında... 1903 yılında Fransız kimyager Edouard Benedictus, deney tüpünü laboratuvarının zeminine düşürdü. Tüp kırıldı; ancak, dağılmadan tek parça halinde kaldı. Benedictus, kolodyum ihtiva eden sıvının buharlaşmasından sonra tüpte kalan ince plastik tabakanın parçalanmayı engellediğini anladı. Bunu not ettikten sonra bu konu üzerinde fazla düşünmedi. Ancak, kaza yapan bir aracın içindeki kızın kırılan camlardan çok feci şekilde yaralanması, bu konuyu tekrar gündeme getirmesine neden oldu. Daha önceki deneyiminden esinlenerek, iki cam tabakasının arasına selüloz nitrat yerleştirerek üç katlı camı oluşturdu. Buluşu, 1920'lerde arabaların ön camlarında kullanılmaya ve otomotiv endüstrisinde ciddi şekilde taklit edilmeye başlandı.”
Temizlenebilirliği: Camın kullanışlılığını sağlayan özellikleri bu kadarla da sınırlı değildir. Yeni ya da kimyasal olarak temizlenmiş cam yüzeyler için, statik sürtünme katsayısı 1'e çok yakındır. Bu sayede, camları kolayca temizlemek mümkün olmaktadır.
Yüzey ve Hacim Direnci: Camın elektriksel özellikleri, genel kullanımı yanında, elektrik üreten ve elektrikle çalışan cihazların yapımında geniş çapta kullanılmasından dolayı da çok önemlidir. Cam, genellikle elektrik akımına yüksek direnç gösteren bir madde olarak tanınmaktadır. 'Yüzey direnci' ve 'hacim direnci' olarak ikiye ayırabileceğimiz bu dirençlerden ilki, camın bulunduğu ortamdaki nem oranının artması ile azalmaktadır. Hacim direnci ise çoğunlukla, camdaki alkali oranı ile ve üretimi sırasında camın maruz kaldığı sıcaklıklarla oynanarak ayarlanabilir. Camın hacim direnci, sıcaklığın yükselmesi ile azalır. Camın üretimi sırasında yavaşça soğutulması, camın hacim direncini artırmaktadır.
Camın yaratılması sayesinde ortaya çıkan bu nimetler, Yüce Rabbimiz'in bizlere sunduğu büyük bir lütuftur. Bugün teknolojik ürünlerden ve bunların getirdiği konfordan yararlanabiliyorsak; bu, Allah'ın onları ihtiyaca göre ve sürekli olarak yaratmasından kaynaklanmaktadır. ‹nsanın yapması gereken ise; hayatı boyunca karşılaştığı her detayı Yüce Allah'ın yarattığını bilmesi ve bunlar için kesintisiz olarak şükretmesidir. Unutulmamalıdır ki; “
Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatandır.” (Nisa Suresi, 126)
“Cam”sız Bir Hayatta;
İç mekanlarda güneş ışığından mahrum olarak yaşardık,
Ampul olmazdı; aydınlatmadan mahrum kalırdık,
Seralar olmazdı,
Mikroplar ve diğer mikroorganizmalar hakkında bilgi edinemezdik,
Temel göz rahatsızlıklarını gideremezdik,
Televizyonlar ve bilgisayar monitörleri olmazdı,
Aynalar olmazdı,
Fotoğraf makineleri olmazdı,
Ay ve yıldızlar hakkında, gözümüzle gördüklerimiz dışında, fazla bir bilgimiz olmazdı,
Arabaların üstü ya da çevresi hep açık olurdu,
Otomobillerde dikiz aynaları olmazdı,
Uçaklar ve helikopterlerdeki pencereler olmazdı,
Laboratuvarlardaki birçok malzemeyi kullanamazdık,
İçini görebildiğimiz yiyecek ve içecek kaplarımız olmazdı,
Ateşe dayanıklı cam kaplar olmazdı,
Scanner (tarayıcı) ve fotokopi makineleri olmazdı,
Yüksek data transferi ve ışık aktarımı yapan fiberoptik kablolar olmazdı,
Camdan süs eşyaları olmazdı,
Vitraylar olmazdı,
Saatleri okuyamazdık; okuyabildiklerimiz, dış etkenlere karşı korumasız olurdu.
Elbette yukarıda sayılanlar, camın günlük yaşamımızda bize sağladığı faydaların yalnızca küçük bir bölümüdür. Teknolojinin hızla gelişmesiyle camın kullanım alanı da artmaktadır. Bir Kuran ayetinde, Allah'ın insanları nimetlendirmesine şöyle dikkat çekilmiştir:
“Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Casiye Suresi, 13)
Uçan Canlıların Kumanda Merkezi: Haltere
Doğadaki mükemmel yapılar Rabbimiz’in sonsuz ilminden bize bahşettiği çok büyük nimetlerdir. Doğada var olan kompleks sistemler, bilim adamlarının bilgisinin ve aklının çok üstündedir ve birçok probleme, benzersiz çözümler sunmaktadırlar. Bu yüzden bilim adamları, yıllarca uğraşarak çözüm getiremedikleri pek çok konuda doğadaki yapıların yardımına başvurmaktadırlar. Bu yapıları taklit etmek ve örnek olarak almak insanoğlunu sürekli iyiye ve doğruya yöneltmektedir.
Hayvanların her biri, insanları hayrete düşüren birçok yaratılış özelliklerine sahiptir. Kimileri suda hareket etmelerini sağlayan en ideal şekle (hidrodinamik) sahipken, kimileri de bizim için oldukça yabancı olan duyuları kullanırlar. Bunların birçoğu insanların henüz yeni keşfettikleri özelliklerdir.
Bilim adamları her geçen gün doğada keşfettikleri bu benzersiz yapılar ve sistemler karşısında hayrete düşmekte ve bunları insanlık yararına yeni teknolojiler üretmek için kullanmaktadırlar.
Böceklerdeki hayranlık Uyandıran Yön Tayin Sistemi
Fransız fizikçi Leon Foucault tarafından 1852 yılında, dünyanın belli bir eksen etrafında döndüğünü ispatlamak için tasarlanan jiroskoplar, günümüzde uzay gemileri, modern arabalar, füzeler, uçaklar, gemiler, uydular gibi gelişmiş teknolojik araçların yönünü tayin etmede ve korumada kullanılmaktadırlar. Rotor denen dönen bir çember ve destek sisteminden oluşan jiroskoplar, rotorun ekseninin serbest şekilde dönebilmesi için hareketli çemberlere bağlıdır. Rotor bir defa döndürüldüğünde, dönme yönünü değiştirmeye karşı direnç gösterirler. Böylece jiroskobun bulunduğu ortamın yönü değişse bile çemberin dönme ekseninin yönü değişmez. Jiroskoplar bu özellikleri ile hareketli araçların ayrılmaz parçaları haline gelmişlerdir.
Jiroskoplar Newton fiziğinin incelikli özellikleri kullanılarak son derece zekice tasarlanmış aletlerdir. Böyle bir aletin bir amaca yönelik olarak kullanılabilmesi için pek çok küçük parçanın dahiyane bir biçimde bir araya getirilmesi gerekmektedir. Ancak bilim adamlarının 19. yüzyılda bulduğu bu alet yüz milyonlarca yıldan beri böcekler tarafından kullanılmaktadır.
Haltereler: Böceklerin Yön Belirleme Organları
Yüce Allah'ın böceklerin yönlerini bulmak için yarattığı biyolojik jiroskobun adı “haltere”dir. İnce bir çubuk ve ucundaki top şeklindeki yapıdan oluşan haltereler tıpkı jiroskoplar gibi dönen çember şeklinde çalışırlar. Böcek, uçarken yönünü değiştirdiği zaman haltere tıpkı jiroskop gibi yön tayinini yapmak için titreşim düzlemini korumaya çalışır, bu sırada bir kuvvet meydana gelir. Bu kuvvet halterenin vücuda bağlandığı yerde mekanik reseptörler tarafından algılanır. Bu bilgi hayvanın beynine gönderilerek denge ve yön tayini yapılmış olur.
Böcek için hayati öneme sahip olan haltere, böceğin görüşü tamamen kapatılsa bile hayvanın yine de kolay bir biçimde yönünü bulmasını sağlar. Ancak halterenin çalışmasının engellendiği durumlarda hayvan hızlı bir şekilde yere çakılmıştır. (W.C. Wu, R.J. Wood and R.S. Fearing, “Halteres for the micromechanical flying insect,” In Proc. IEEE Int'l Conf. Robot. Automat., Washington, DC, May 2002.)
Bu durum evrim teorisi için tam bir açmazdır. Çünkü uçmak için sadece kanatların olması yeterli değildir. Aynı zamanda yön tayinine yarayan ve böceğin uçuş sırasında dengede kalmasını sağlayan halterelere gereksinim vardır. Bu durum evrimcilerin iddia ettiği gibi canlının aşama aşama gelişemeyeceğini bir kez daha kanıtlamıştır. Çünkü bu durumda uçamayan veya haltere sistemi olmayan böceklerin evrimcilerin ileri sürdüğü teoriye göre elenmesi gerekirdi. Ancak böyle olmaz çünkü Allah, böcekleri jiroskop sistemine sahip haltereleri ve kanatları ile birlikte eksiksiz olarak yaratmıştır. Rabbimiz bu durumu bir Kuran ayetinde şöyle bildirir:
"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir..." (Haşr Suresi, 24)
Allah Herşeyi Kusursuzca Yaratandır
Doğadaki canlıların muhteşem yaratılışlarının kabul edilmesi ile birlikte, kuşkusuz evrimciler yeni bir hayal kırıklığı, yeni bir umutsuzluk yaşamışlardır. Çünkü evrimcilerin, canlıların zaman içerisinde basitten komplekse doğru bir gelişim içinde oldukları ve bu canlılardaki yapının da tesadüf eseri oluştukları yönündeki bilim dışı iddialarının geçersizliği bir kez daha ispatlanmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah canlılarda eşi benzeri olmayan eksiksiz sistemler var edendir.
Doğadaki En Başarılı Tasarımcılar: Örümcekler
Hayvanlar aleminin en kalabalık canlı gruplarından olan örümceklerin pek çok mucizevi ve dikkat çekici özelliği vardır. Bunlardan bir tanesi de sahip oldukları geometri bilgisi ve bu bilgiyle tasarlayıp kurdukları mimari harikası ağlarıdır. Peki örümcekler bu ağları nasıl kurarlar? Ağlarını kurarlarken nelere dikkat ederler? Örümcekler gerek dikkat çekici görünümleri gerekse de yaratılışında bulundurduğu özellikleriyle doğadaki en dikkat çekici canlılardan bir tanesidir. Örümcekler, doğada yaklaşık 37 bin farklı türüyle kara omurgasızları arasında böceklerden sonraki en kalabalık canlılardır. Böceklerle beslenen bu canlılar, avlanma konusunda üstün kusursuz teknikler kullanmaktadırlar. Avlarını ağ kurarak yakalayan örümceklerin, hiçbir canlının yapamadığı bu zor işlemi kolaylıkla yapabilmeleri ise ağın hammaddesi olan ipeğin yapısına ve ağlardaki özel geometrik düzene bağlıdır. Peki örümcekler bu kusursuz yapıdaki ağlarını hangi aşamalarla örerler? Kusursuz Bir Tuzak: Örümcek Ağı Ağ kurarak avlanan örümceklerin birçoğu ağlarını birkaç telden oluşan ve özel bir şekle sahip olan üç boyutlu bir biçimde inşa ederken bazıları da ağlarını eşit açılı sarmal şekilde örerler. Özellikle “Eriopharo”, “Araneus Diadematus” ve “Eperia” gibi bahçe örümceği türlerinin ağlarındaki eğriler ve dairesel kavisler incelendiğinde bunların, eşit açılı sarmal şekli oluşturan eğriler olduğu görülmüştür. Bu örümceklerin sarmal ağ örme yöntemleri birbirleriyle aynıdır. Bilim adamları bu örümceklerin sarmal şeklindeki bir ağı nasıl kurduklarını görmek ve kullandıkları örme yöntemini ortaya çıkarmak için pek çok araştırma ve deneyler yapmışlardır. Bu araştırmalardan biri de, 25-30 dakika içinde sarmal bir ağ ören ve “Araneus Diadematus” adı verilen örümcek hakkındadır. Araştırmacılar bu örümceği dikkatle incelemiştir. Ortaya çıkan sonuç ise oldukça dikkat çekicidir. Örümceğin Ağ Örme Aşamaları Bu örümceğin ağ kurarken nasıl hareket ettiğini şöyle özetleyebiliriz; Örümcek ilk olarak arka kısmından ipek bir lif salar ve bunun rüzgarda uçuşup herhangi bir yere takılmasını bekler. Bu ipek lif, köprü görevi gören bir hat oluşturur. Bu yolla örümcek herhangi bir akıntıya ya da bir engele karşı bile ağ yapabilmektedir. Örümcek daha sonra normal olarak dikey doğrultuda bitkilerin arasına ya da toprağa iner ve ipek teli bir “Y” şekli oluşturacak biçimde sabitleştirir. Ortaya çıkan bu “Y” şekli ağın temelidir ve ağın merkezi “Y”nin üç kolunun birleştiği yerde olacaktır. Daha sonra sırayı, her biri merkeze tutturulmuş kendi radyal (merkezden dışa doğru) tellerine sahip olan dış çerçeve telleri alır. Kimi zaman ağını sağlamlaştırmak içinse ek çerçeve ve destek telleri üretebilir. Örümcek ağ kurma işlemine kalan yarıçapları doldurarak devam eder. Bu yarıçaplar her zaman, ilk yarıçapın bitişiğinde sabit bir açı ile döşenir. Merkez üzerinde bir-iki fazla dönüşten sonra, örümcek çerçeve yönünde hareket ederek geçici sarmala başlar. Bu işi tamamladığında geri dönüp içeri doğru ilerlerken, geçici sarmalı yarıçaplar arasında geçiş için kullanarak yapışkan olan kalıcı sarmalı döşer. En son olarak önceden örmüş olduğu geçici sarmal ipeği yer. Kalıcı sarmalın sargıları daha sonra eşit aralıklarla bölünür. (Bilim ve Teknik Ansiklopedisi, Görsel Yayıncılık, Cilt 5, s. 1093) Bu aşamalar sonucunda da örümcek ağı inşa edilmiş olur. Örümcek Ağındaki Özel Geometrik Düzen Avlanmayı Nasıl Kolaylaştırır? Örümcekler salgıladıkları ipek lifleri ağ çerçevesinin kesişen kenarlarına keskin açılarla döşer. Bu sayede örümceğin avlanma alanı çizilmiş olur. Örümceklerin ağlarını incelediğimizde ağın merkezinden çevredeki dallara ya da yeşilliklere bağlanmış olan her ipliğin, üzerinden geçtiği her sarmal eğri ile yaptığı açının “sabit” olduğunu görürüz. Özellikle bahçe örümceklerinin ağlarında gözlemlenebilen bu özel geometrik tasarım, örümceğe avlanmak için büyük bir avantaj sağlar. Sarmal eğrilerden meydana gelen bu ağlar, görünmezlik ve geniş yakalama alanının eşsiz bir kombinasyonu olduğundan, uçan böcekleri yakalamada çok etkilidir. Ağı oluşturan sarmal eğriler merkezden çevreye doğru sürekli büyümelerine rağmen, ağın genel görünümünde hiçbir değişiklik meydana gelmez. Bu nedenle ağdaki her sarmal eğri, ağın boşlukta kapladığı alanı sürekli olarak sabit bir oranda genişlettiğinden ortaya çıkan şekil, uçan bir böceğin yakalanması için kullanılabilecek en mükemmel yapıdır. Peki beyin benzeri bir yapıdan bile yoksun örümcek, böyle üstün bir tekniği nasıl kullanabilmektedir? Örümceğin böyle bir tekniği kullanabilmesi için, bunu kendine ilham eden bir “irade sahibine” ihtiyacı vardır. Bu irade örümceğin kendisine ait değildir. Bu iradenin sahibi; her şeyin sahibi olan, her şeye gücü yeten, bütün canlıları yönlendiren, yapmaları gereken şeyleri onlara ilham eden Allah’tır. Bahçe örümceklerinin ağ yapılarıyla ilgili bilimsel bir kaynakta, bu ağların böcekleri yakalamada çok etkili olduğu ve bunun da ağın sarmal yapısından kaynaklandığı şöyle açıklanır: “Küre ağ (Eşit açılı sarmal özellik gösteren ağlara küre ağ da denmektedir.) tam anlamıyla uçan böcekleri yakalamak üzere hazırlanmıştır. Ağa temel oluşturacak birkaç liften yapılmış bir çerçeve, çok daha sağlam başka liflerle bitkilere tutturulur ve radyal düzenli lifler çerçeveye çaprazlama bağlanır. %30’luk bir esneme payına sahip tutunma ipeğinden yapılır. Dayanıklılıkları ve ‘esneklikleri’, ağır uçan böceklerin çarpmalarını ya da rüzgara karşı koyabilmelerini sağlar. Bunlar, birbirine çok yakın aralıklara bölünmüş, sinekleri yakalayan yapışkan bir iplik spiralini (sarmalını) taşırlar.” (Bilim ve Teknik Ansiklopedisi, Görsel Yayınları, Cilt 5, s. 1091-1092) Örümceğin İplikçik Üretme Mekanizması Her örümcek, farklı işlevler için farklı niteliklere sahip iplikler üretir. Diatematus isimli örümcek, karnındaki salgı bezlerini kullanarak yedi farklı tipte ipek üretebilir. Bu üretim metodunun benzerleri günümüzde birçok tekstil makinesinde kullanılmaktadır. Ancak bu örümcekteki birkaç milimetreküplük üretim yeri, tekstil makinelerinin devasa boyutları ile kıyas bile kabul etmez. Örümceğin bir başka üstünlüğü ise ürettiği ipliğin tamamen geri dönüşümlü olmasıdır. Örümcek bozulan ağını yiyerek yeniden iplikçik üretebilir. Tekstil makinelerinden daha üstün özelliklere sahip olan örümceklerdeki iplik üretme mekanizması Allah’ın yarattığı harikalardan yalnızca bir tanesidir. Bir Kuran ayetinde Allah’ın her şeyin ilmine ve bilgisine sahip olduğu şöyle haber verilmiştir: “Kıyamet-saatinin ilmi O’na döndürülür. O’nun ilmi olmaksızın, hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Onlara: “Benim ortaklarım nerede” diye sesleneceği gün, dediler ki: “Sana arzettik ki, bizden hiçbir şahid yok.” (Fussilet Suresi, 47) Dünyanın En Amansız Tuzağı Örümcek ağına takılan bir hayvan için yapacak fazla bir şey yoktur. Kurulan tuzak o kadar ustalıkla hazırlanmıştır ki, kurban çırpındıkça esnekliğini kaybederek, avı daha sıkı sarar. Kurban zamanla tamamen güçsüz düştükçe, ağ da ilk haline göre defalarca daha sağlam ve sert bir hale gelir. Böylece bir köşede avının çırpınışını izleyen örümcek, sonunda tamamen bitkin düşmüş, kapana kısılmış, çaresizlik içindeki avını rahatça öldürebilir. Normalde olması beklenen, böcek çırpındıkça ağın deforme olması ve kısa sürede hayvanın tuzaktan kurtulmasıdır. Fakat bunun tam tersi gerçekleşir ve ağ katılaşarak böceği hareketsiz bırakır. Peki nasıl olur da bir ağ, yakalanan av çırpındıkça daha sağlam bir hale gelebilir? Örümceğin yakalama ipeği, havadaki nemin de etkisiyle yeni bir yapıya dönüşmektedir. Bu şöyle gerçekleşir. Çekirdek liflerinin elastikliği ısıya bağlıdır. Avın kinetik enerjisi ısıya çevrildiğinden entropi artar, iplik ısınır. Bu da çekirdek liflerinin daha kuvvetli olmasını sağlar. Böylece avın enerjisi yakalama kapasitesi daha da artar. Kısacası ağa yakalanan avın hayatta kalabilmek için yaptığı son çırpınışları kendi sonunu hazırlar. Avın son enerjisi, ağın sağlamlığının artırılması için kullanılır. Ağ, hayvanı tamamen hareketsiz bırakana kadar sertleşir. Bu özellikleri yüzünden örümcek ağı doğada bulunan en acımasız tuzaktır. Kullanım Amacına En Uygun İplikler Örümcekler farklı amaçlar için farklı iplikler üretirler. Örneğin bir bahçe örümceği ağını kurarken, dört-beş farklı özellikte iplik kullanır: Tutunma iplikleri; örümcek bu ip yardımıyla bir asansör gibi yukarı aşağı inip çıkabilir. Temel ağ iplikleri; örümcek ağının iskeletini oluşturan son derece sağlam ipliklerdir. Yapışkan iplikler; avın yakalanmasını ve hareketsiz hale getirilmesini sağlayan iplikler. Birleştirme iplikleri; ağdaki iplikleri birbirine bağlayan özel iplikler. Sarma Şeritleri; yakalanan avı örümceğin sarıp paketlediği sarma iplikleri ve daha birçok özel görev için farklı iplikler. Buraya kadar verilen örneklerde görünen odur ki örümcek, birçok ihtiyacı ayrı ayrı gözetilerek ve bu ihtiyaçları karşılayacak en ideal yapıya sahip kılınarak yaratılmıştır. Eğer bu ihtiyaçların biri veya birkaçı karşılanmazsa bu bütün türün sonu olur. Bu da evrim masalının varsayımlarını tamamen geçersiz kılan bir gerçektir. Bu gerçeğe göre, örümceğin özelliklerini evrim teorisinin iddia ettiği gibi zaman içinde kazanmış olması söz konusu olamaz. Hiçbir aklı ve bilinci olmayan bir örümceğin kendine geometrik açıdan kusursuz sarmal ağlar örebilmesi, bozulduğunda şeklini hatasız olarak tekrar düzeltmesi ve işlevsel olarak mükemmel bir şekilde kullanılması, bu canlıların Rabbimiz’in ilhamıyla ve O’nun bilgisi dahilinde hareket ettiklerini açıkça göstermektedir. Yarattığı her varlıkta Kendi varlığını, sanatını ve gücünü hissettiren, göklerin, yerin ve bütün alemlerin Rabbi olan Allah’tır.
Balina Yüzgeçlerindeki Özel Şeklin Sırrı Nedir?
Latince adı Megaptera novaeangliae olan iri balinalar diğer balina türlerine göre son derece akrobatik hareketler yapmaları ile tanınırlar. Bu balinaların yüzgeçleri girinti ve çıkıntılardan oluşur. Yüzgeçlerin bu yapısının ne işe yaradığı önceleri anlaşılamıyordu. Yapılan araştırmalar bu özel yapının son derece özel bir yaratılışı ortaya koyduğunu gösterdi. Çünkü bu ilginç şekilli yapı, balinaya bilinen yüzgeç şeklinden daha verimli bir hareket imkanı sağlıyordu.
Günümüzde uçak kanatlarında kullanılan tasarımın pürüzsüz ve düzgün bir şekli vardır. Duke Üniversitesi araştırmacıları, bu balina türünün yüzgeçlerinden yola çıkarak şu ana kadar kullanılan tasarımlardan çok farklı yeni bir model oluşturdular. Mühendisler tırtıklı yapıların eklenmesiyle oluşturulan model ile tırtıkların olmadığı modelleri birbiri ile karşılaştırdılar. Tırtıklı kanatların durma açılarının tırtıksız kanatlara göre %40 daha iyi olduğu tespit edildi. Ayrıca havanın, tırtıklı yapıları %8 daha fazla kaldırdığı ortaya çıktı. Bir diğer avantaj ise geriye sürükleme kuvvetinin bu modelde %32 daha az olmasıydı. Araştırmayı yürüten bilim adamlarından L. E. Howle artan kaldırma kuvvetinin ve azalan geri itme kuvvetinin eşzamanlı olarak başarılmasının aerodinamik verimliliği artırdığını ifade etti.
Bilim adamları sistemin detaylarını incelediklerinde tırtıklı yapıların kanat üstünde dönen girdaplara sebep olduğunu tespit ettiler. Bu girdaplar, kanadın üstündeki havanın dağılıp arka tarafa gitmeden kanatlardan uzaklaşmasını engelliyor. Bu ise uçağın daha dik açılarda durmasını ve daha yüksek kaldırma kuvvetine sahip olmasını sağlıyor. Bütün bu teknik ayrıntılar göstermektedir ki balinaların diğer tüm özellikleri gibi yüzgeçlerindeki tırtıklar da rastgele tesadüflerin eseri olamaz. Doğadaki her detay gibi bunlar da göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Yaratıcısı, alemlerin Rabbi olan Allah’ın eseridir.
Tavus Kuşunun Yelpazesindeki Desenler Nasil Oluşuyor?
1- Erkek tavus kuşunda her yıl yenilenen yaklaşık 200 kuyruk tüyü vardır.
2- Tüylerden 170 kadarı göz şeklindedir, bunlar 'göz tüyü' olarak adlandırılır. Kalan 30 tüy ise yelpazeye son derece estetik bir dış sınır çizen 't tüyleri'dir.
3- Tavus kuşları kuyruk tüylerini sergilerken ortaya çıkan yelpazede göz tüylerinin oldukça düzenli bir yayılım gösterdiği, t ve göz tüylerinin de mikroskobik ölçüde çok kompleks bir yapıya sahip oldukları görülür. Gözlerin her biri görünür vaziyettedir, çünkü yelpazede ön sırada kısa tüyler, arka sırada uzun tüyler yerleştirilmiştir.
4- Bir tavus kuşunun tüyündeki bu göz alıcı renklerin bir özelliği, görüş açısına göre değişmeleridir. Burada renkler pigmentlerle (hayvan veya bitki dokularına renk veren madde) değil, ince-film adı verilen ve barbüllerde gerçekleşen optik (görme ve gözle ilgili) bir etki sayesinde ortaya çıkar.
5- Barbüller kuş tüyleri üzerindeki en ince yapılardır ve ancak mikroskop altında görünürler. Bir tavus kuşu tüyü üzerinde çok sayıda tüycük bulunur ve her bir tüycük üzerinde de yaklaşık bir milyon barbül vardır. Tavus kuşunun göz tüyü üzerindeki barbüller, bronz, mavi, koyu mor ve yeşil renklerde görünürler.
6- Barbüllerde ortaya çıkan ince-film etkisi, üç keratin tabakada gerçekleşir. Bu etki, üç tabakada aynı anda gerçekleşir ve ortaya değişik renkler çıkar. Keratin tabakaların belli bir rengi üretmesi ancak son derece ince olmaları sayesinde mümkün olur. Keratin tabakaların kalınlığı milimetrenin sadece yirmi binde biri kadardır ve bu, en parlak rengi üretmede 'optimal' kalınlıktır. Çünkü tabaka kalınlığı, gözle görülebilir ışığın dalga boyunu geçmemelidir.
Görüldüğü gibi tavus kuşu tüyündeki düzen son derece komplekstir ve şuuru olmayan bir tavus kuşunun bu düzeni kendi kendine akledip vücuduna yerleştirmesi mümkün değildir. Tavus kuşu tüylerindeki bu düzeni sağlayan ve onlardan harika desenler çıkaran Yüce Allah'tır. Rabbimiz'in hayranlık uyandıran yaratma sanatı bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:
“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Nur Suresi, 45)
Penguenlerin Akılcı Davranışları
Allah yaratmış olduğu her canlıyı çok çeşitli özelliklerle donatmıştır. Tüm canlıların farklı farklı özellikleri vardır. Bütün canlıların ortak özellikleri ise Allah’ın ilhamıyla hareket etmeleri ve davranışlarıyla Allah’ı tesbih etmeleridir.
Penguenler de Allah’ın üstün yaratma sanatının örneklerinden biridir. Penguenler, güney kutup bölgesinde yaşarlar. Vücut sıcaklıkları 40ºC, yaşadıkları ortamın sıcaklığı da -40ºC’dir. Penguenlerin derilerinin altındaki yağ tabakası onların 80º’lik bir ısı farkına dayanmalarını sağlamaktadır. Bu yağ tabakası vücut sıcaklıklarının dağılmasına engel olur.
Koloniler halinde yaşayan penguenlerin toplu olarak yaşayabilmeleri için herşeyden önce bir aileye mensup olmaları, birbirlerini tanımaları gerekmektedir. Dişi penguenin 2-3 ay boyunca eşi ve yavrusu için yiyecek aramaya gitmesi ve dönüşte birbirlerinin aynısı olan bu canlıların arasında kendi eşi ve çocuğunu tanıması oldukça ilginçtir. Daha da ilginç olanı, yetişkin penguenlerin denize avlanmaya gitmeden önce kolonideki tüm yavruları toplamaları ve onları sanki bir çocuk yuvasındaymış gibi birarada bırakmalarıdır. Bu davranışlarının çok hikmetli bir nedeni vardır. Bu sayede dondurucu soğuğa karşı bir önlem almış olurlar. Yavru penguenler birbirlerine sıkıca yaklaşır ve böylece ısınırlar.
Başka bir sorun ise anne penguenin 2-3 ay süren avdan geldikten sonra yavrusunu nasıl bulacağıdır. Ancak bu da penguenler için bir sorun değildir. Her penguen döndüğünde sesinin en yüksek tonuyla bağırmaya başlar ve yavru böylelikle annesini ve babasını sesinden tanıyarak onların yanına gider. Binlerce penguen arasından birbirlerini ayırt etmelerini sağlayacak en uygun yöntem birbirlerinin seslerini tanımalarıdır. Şimdi düşünelim, nasıl oluyor da birbirlerine bu kadar çok benzeyen penguenler birbirlerini sesleriyle ayırt edebiliyorlar? Elbette hiçbir penguen bu özelliğini kendi iradesiyle kazanmış olamaz. Bu özellikler onlara üstün bir güç tarafından verilmiştir. Peki bu özellik ve yetenekleri onlara veren kimdir? Bu sorunun cevabı açıktır: Penguenlerin her birini, farklı bir ses ve diğerlerinin sesini tanıma yeteneği ile yaratan ve böylece onların yaşantılarını kolaylaştıran, herşeyi "kusursuzca var eden" Allah'tır.
Allah bunun gibi nice örnekler yaratmakta ve bunları müminlerin imanlarına iman katıp arttırmak, inanmayanların ise kalplerinin imana yakınlaşmasını sağlamak için vesile kılmaktadır. Bir de hayatlarını bütün bu mucizeleri gözlemleyip inceleyerek geçiren ve sonucunda bütün bu mükemmellikleri tesadüfe bağlayan ve Yaratıcı’nın üstünlüğünü kabul etmeyenler vardır ki; onlar da ayetlerde bahsedildiği gibi görme yeteneğinden yoksun bırakılmış olanlardır.
“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerlerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır.” (Bakara Suresi, 7)
8 Mart 2010 Pazartesi
Kaydol:
Yorumlar (Atom)